Yüksek Likidite ve Hedge Fonların Türkiye Denemesi

Belki de uluslararası çalkantıdan en uzakta durmayı başarıp kendini tam da kargaşanın ortasında tutmayı başaran bir ülkeden döndüm, Çin’den. Yaklaşık 1,5 yıl süren Çin deneyimimde öğrendiğim tek şey inovasyonun bir ülkenin iliklerine kadar nasıl işleyebildiği oldu. Her ne kadar komünist usül dayatmacı bir yaklaşımla inovasyon emredilerek yapılıyor da olsa çoğu insanın dediği üzere “bu kadar insan başka sistemle yönetilmez” düşüncesine katılmamak da elde olmuyor bazen. Çin öncesi finansın merkezi İsviçre’de geçirdiğim yıllarda da yarını fal bakmadan görmemizi sağlayan stabiliteyi, “paradan” para kazanmayı görürken Çin’de de “herşeyden” para kazanmanın ne demek olduğunu öğrendim sanırım. Herşeyden para kazanan bu koca ülke ancak likidite gibi bir sorunun ise farkına geç vardı bence. Önce ucuz üretim bol satışla sıcak parayı kendine çekerek mevduatlarını genişletti, sonra arazi tahsisi ile üretimi kontrolü altında tuttuğu halkına verdi, şimdi de bu paraları nasıl yöneteceğini düşünüyor. Son 2-3 yıldan beri de buna çözüm üretmeye çalışıyor yine kendi usülleriyle. Öyle ki serbest döviz piyasasının olmadığını ama kendi içinde formülize edilmiş bir matematiksel algoritmanın olduğu bu sahnede perde açılıyor her gün. Yine burada da aslında “Halk Ekonomisi” adı verilen anolojinin temel mantığı göze çarpıyor: “Yurttaşlara Komünizm, Yabancıya Kapitalizm”….
Likidite konusu aslında tamamen eldeki varlıkların nakde çevrilmesi anlamına gelirken Çin gibi üretim ve ihracata odaklı bir ülke söz konusu olunca farklı açılardan da incelenmesi gereken bir ekonomik terim. Öyle ki ihracatının belki üçte birini gerçekleştirdiği ezeli düşmanı Amerika Birleşik Devletleri’nin cephaneliğine malzeme taşıdığının farkına yeni varmış durumda. Çünkü son 100 yıllık finans tarihinde Amerika’nın en büyük kozu konvertibilitesi yüksek para birimiydi. Öyle ki ithalat için para basmak yeterli olunca ithalatla büyüyerek ekonominin anatomisinin de bozulduğu bir oyun bu. İthalatın gerçekleştirildiği ülkeye para aktararak için aslında cebine parasını koyduğu ülkenin parasını kontrol etmek anlamına geliyor; paranın değeri ile oynayarak hem kendi ekonomisini hem de karşı ülkenin ekonomisini kontrol ediyor. Ancak FED’in son zamanlardaki kararsız tutumunu görünce oyunun son durumu hakkında tereddüt etmemek içten bile değil. İhracatla büyüyen Çin’e diş geçiremedi bir türlü ama yaraladı. Eskrim oynanıyor, iki taraf da kılıçlarını uzatmış kim ileri itecek diye bekliyor. Öyle ki Amerikan tahvil piyasasının yüzde 47’sini ele geçiren Çin bir yanda; Çin’in ihracatını besleyen, bu yolla da Çin’e yüksek miktarda dolar aktaran Amerika bir yanda bekliyor. Kendi komünist-kapitalist anlayışını yaratan Çin ise korunmacı mali politikası ve kontrollü para politikası sayesinde ufak sıyrıklarla krizleri atlatmayı şimdiye kadar başarmış durumda.

İhracatı dizginliyor, yükselen enerji maliyetlerinden dolayı da üretimi kısıtlama yoluna gidiyor. Eş zamanlı olarak da deniz aşırı ülkelere doğrudan yabancı yatırım (FDI) yaparak aşırı likiditeden kaynaklanan riski dağıtıyor. Aslında varlıkları nakde çevirme hızı olan likidite Çin’de biraz farklılık gösteriyor; zira Çin’in elinde yüksek miktarda likit dolar bulunuyor ve bu da uluslararasındaki dolar dalgalanmalarından olumsuz etkilenmesine yol açıyor. Hal böyle olunca yuan dışındaki rezervi dışarı aktarmaya hem de elde kalanı kontrol etmeye dönük mali ve para politikaları üretiyor. Her banka kendi içinde o anki rezervine göre grafiksel bir kur ayarlaması yapıyor. Bu nedenle de döviz sabahları yüksek akşam kapanışta da düşük oluyor hep. Çok komik de gelse, basit de gelse söz konusu Çin olunca oyunun kuralları bir anda tersyüz oluyor….

Bence başarılı bir şekilde krizleri yönetmeyi başaran Çin, yaşananlardan ders çıkartmakla meşgul. İhracatı dizginleyip gelen dövizi doğrudan üçüncü ülkere aktarmakla uğraşıyor ki kontrol dışındaki nakdi dağıtıyor. “Yastık altı” dediğimiz nakit dövizi de faizleri yükselterek merkez bankasının portföyüne alıp oradan yurtdışı yatırımlara kaydırmayı planlıyor. Tüm bunlar yürürken de Bank Of China da yurtdışında şubeleşmesini sürdürüyor ülke içine mevduat sokmamak için.

Sırada savurması gereken tehlike ise emtia fiyatlarındaki artış ve hedge fonlar. Gıda fiyatlarındaki artışı üretimdeki artışla dengede tutmaya çalışıyor ve hedge fonlara da izin verilmiyor. Verilse de muhtemelen sadece yerli alıcıya verilir. Türkiye tam başarıyla sıyrılamadı bu işten ama yine de Merkez Bankası’nın elinde bulundurduğu yüksek döviz rezervi ile de korunmasını almış oldu fakat gümrüksüz ithal etmek gibi ucuz bir yöntemle de bence konu vahim bir hal aldı. Asıl çözüm orta vadede verim arttırıcı önlemler olmalı ki hedge fonlar yine çekirge sürüsü gibi talan etmesin. Aslında bir bakıma bir minik hedge fon denemesi oldu bu. Türkiye’ye Garanti Bankası aracılığıyla giren ve ‘yüksek riskli yatırım fonu’ olarak tercümesi yapılan hedge fonlar piyasaları yokladı bir anlamda, gelecek projeksiyonu çıktı belki de. Zira yaptıkları yüklü alımlarla pirincin uluslararası piyasalardaki fiyatının 300 dolardan 1.000 dolara çıkmasına yol açanlar hedge fonlar.

Umarız Türkiye “Paranın Moğolları” denilen hedge fonlarla da başarı ile mücadele eder; spekülasyondan etkilenmez. Şu zor günlerde piyasalarda güvensizlik olduğu bir arada tam zamanı aslında hedge fonların saldırısı için. Umarız atağa kalkmazlar.

 

Harun SARAÇ

 

 

Leave a Reply

You can use these XHTML tags: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <blockquote cite=""> <code> <em> <strong>