St. Paul Kilisesi (Antakya)

Askerlik süresi boyunca gezmeyi planladığım Doğu Akdeniz turlarına bu hafta Antakya ile devam ettik üç arkadaşımla birlikte. Tarihi dokusu, kayalara oyulmuş Aziz Petrus kilisesi, Adalı Konağı’ndaki kahvaltı keyfi ve konağın hikayesi, sonrasında da Harbiye’de şelale içine kurulmuş restoranda yemek yemek güzeldi doğrusu…

Sabahın erken saatlerinde çıktığımız yolda bizi etkileyen en güzel yer belki de Amik Ovası oldu. Otobanda 150 km hızla seyrederken ilk bakışta deniz sandığınız bu düzlüğün aslında bir ova olduğunu görmek gerçekten de güzel bir duyguydu. Sonrasında birkaç kaynaktan okudum ki gerçekten de zemini alüvyonal bir göl olan Amik Gökü 1955 yılında başlanan bir çalışma ile 1980 yılına kadar kurutularak ova şekline dönüştürülmüş ve Türkiye’nin en verimli alanlarından birisi ortaya çıkmış. Amik Ovası’nı izlerken bir yandan da sürekli virajları takip etmeniz de işe heyecan katan başka bir ayrıntı, o kadar ki nerdeyse 1 km bile düz yolda seyredemiyor, sürekli direksiyonu bir sağa bir sola kıvırmak zorunda kalıyorsunuz.
Şehre giriş yaptığınızda ilk dikkatinizi çeken şehrin tarihi dokusunun bozulmaması için azami dikkat gösterildiği oluyor. Öyle ki asfalt yollardan geçerken bile sağlı sollu tarihi binalar, mesire yerlerinin girişleri hoş geldin diyor size.
Şehir merkezi olarak adlandırılan Asi nehri’ne vardığımızda ilk aradığımız şey kahvaltı yapmak için güzel bir mekan aramak oldu ki bu arayışa en güzel yanıt da Tarihi Adalı Konağı’na yapılmış olan Mado Evi oldu. İlk bakışta oteli andıran bu binaya girdiğinizde café şeklinde düzenlenmiş bir avlu, sonrasında da kıvrılarak sizi terasa çıkartan merdivenler görüyorsunuz. Biz biraz da olsa şehir manzarasını seyretmek için terasa çıkmayı tercih ettik. Üst katlarda her yemek salonuna “Yakut, Zümrüt, Elmas” gibi değerini ifade eden isimler verilmiş.
Bir masa seçip oturduktan hemen sonra gelen menülerde, yemek seçmekten çok binanın tarihini okumaya koyulduk. Hikayeye göre Adalı Konağı da denilen bu koca binayı yapan genç Fransız mimar Jaques de la Boucherie, Paris’ in asil Tortue ailesine bir köşk yapar. Köşkün yapımı sırasında Tortue ailesinin güzel kızı Marie Therese Charlotte’a ilk görüşte aşık olur. Bu aşk karşılıklıdır ve köşkün aşçısının getirip götürdüğü mektuplarla daha da pekişir. 1. Dünya Savaşının başlamasıyla Boucherie yüzbaşı rütbesiyle, Fransız işgal orduları ile birlikte Antakya’ya gelir. Antakya’ya sayısız mimari eser kazandırır.
Bir müddet sonra sevgilisi Marie’nin ölüm haberini alır. Bu üzüntüyle yaşamaya çalışan yüzbaşı Boucherie’ye Antakya’nın köklü ailelerinden biri olan Adalı ailesi tarafından kendileri için bir konak inşa etmesi teklifi gelir. Boucherie sevgilisinin anısını yaşatmak amacıyla Fransa’da yapmış olduğu Tortue köşkünün bir eşini Adalı ailesine yapar. Konak bittikten sonra her gün konağın verandasının önünde sevgilisinin hayaliyle gözyaşı döker.
Mado’da o enfes kahvaltıdan sonra doğrudan Asi nehri üzerine kurulu taş köprüden geçerek tarihi Uzun Çarşı’ya geçtik. Ambiyans olarak hoş bir atmosfere sahip olsa da Uzun Çarşı erkekler açısından çok da beğenilecek bir yer olduğunu düşünmüyorum zira sadece bayanlara dönük hediyelik eşyalar mevcuttu.
Uzun Çarşı’nın çıkışından sonra uzanan yol da bizi St.Pierre (Aziz Petrus) kilisesine doğru götürdü. Uzun bir tırmanıştan sonra dağda kayaların içine oyulmuş kilise bize hem güzel bir şehir manzarası yaşattı hem de Hıristiyanların hacı olmak için geldikleri mekanı görme imkanı sundu. Tavanlardaki mozaikler halen duruyor, vaftiz suyu da hala akıyordu. Arkadaşım Mesut bu sudan içmeyi ihmal etmedi zaten, sonrasında da üstüne normal su içip etkisinden kurtulmayı da düşündü hani. Kısacası St pierre kilisesi kayalara oyulmuş, Hıristiyanlar için hac mekanı ve tarihi değeri büyük olan, mutlaka görülmesi gereken yer.
Dönerken Uzun Çarşı’nın içinden yeniden geçerken kentin tarihsel yapısına göre şekillenmiş eski yerleşim alanları ayrıca görülmelidir. Tüm mahalle duvarla çevrili evden eve geçişler, çeşmeler görülmeye değer.
Antakya şehir merkezinde araçla kısa bir tur daha attıktan sonra kendimizi Harbiye yolunda bulduk. Harbiye, Antakya’ya 10 dakika mesafede küçük bir belde.
Harbiye’ye daha sonra detaylı bir gezi daha yapma planımız olduğu için çok üstünde durmadık ancak yine de şelaleden akan suyun içine kurulmuş masalarda yemek de yemeden dönmeyelim dedik. Buz gibi suyun içine çıplak ayaklarla girip, ayağınızın altında akan suyun içinde yemek yemek benim için çok farklı bir tecrübe oldu açıkçası. Hele ki balıktan önce gelen mezeyi yerken keşke balık söylemesek de sadece meze yesek bile dedik. Humus, Abu Gannuj ve Kekik Salatası enfesti.
Yemekten sonra da yeniden arabamıza atlayıp Antakya üzerinden İskenderun’a dönük ve 19’da birliğimize teslim olmak için yine bindik dolmuşa.
Herkese iyi eğlenceler….

Leave a Reply