Lazkiye (Suriye Gezisi – 3.gün)

Sabah saatlerinde başlayan Şam-Lazkiye yolculuğumuz sırasında Türkiye’den göçmüş bir Ermeni ile tanışmak bizim için büyük bir şans oldu bu kez. Hem fahiş fiyatlarla karşılaşmayacak hem de Lazkiye’de 1946′dan beri yaşayan bu amcanın sayesinde kolaylıkla otel bulabilecektik. Ancak amcanın Türkiye’den Suriye’ye göçme hikayesi bir hayli ilginç. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra üzerinde fabrika kurulmak üzere hibe ettiği 40 hektar arazinin karşılığı olarak İsmet İnönü tarafından sürülmüşler Suriye’ye. Eğer amcanın anlattığı hikaye doğru ise – ki mübadele olaylarında yaşananlar Türkiye’nin acı tarihi – Türkleri seven ama Türk düşmanı birisi vardı karşımızda.

Sürekli Atatürk’e ve İsmet İnönü’ye hakaret eden… Onun hakaretleri karşısında bizim yüzümüz asılınca fark edip konuyu değiştirdi. Ardından biz 2 günlük uykusuzluk, amca da yaşlılıktan olsa gerek uyuyakaldık. Yaklaşık 4 saat sonra da yolculuğumuz Lazkiye otogarında son buldu. Aslında otogardan çok köy otobüslerinin kalktığı bir yeri andırsa da Suriye’de olduğumuzu unutmamalıydık. Otobüste tanıştığımız Türkiye Ermenisi amca sayesinde hemen otel arayışına başladık.
Türkleri çok sevdiği her halinden belli olan amcayı susturmak çok zor olsa da nefes aldığı aralarda istediğimiz otelin özelliklerini söyledik kendisine.  Önce evine gidip bize yemek yedirmek konusunda ısrar etse de programımız bozulabileceğini belirterek nazikçe reddettik. Önce şehrin dışında, deniz kenarında bir apart otele götürdü bizi. “Belki olabilir” lafı ağzımızdan çıkar çıkmaz arzuhalci diye ifade ettiğimiz tarza benzeyen bir amca hemen faturamsı bir kağıt doldurup ücreti istemişti ki duşun çalışmadığını farkettik ve vazgeçmek istediğimiz söyledik. Vazgeçmesine vazgeçmiştik ama Suriyelilerin yabancıları sömürme hırsı bitip tükenmiyordu. “Yazma ücreti” diye bir adet varmış, yeni öğrendik. Faturayı dolduran kişiye 250 SP vermek zorunda kaldık…
Oradan ayrılıp şehir merkezinde bir otel bulduk amca ile beraber. Oteldeki görevli İngilizcesi akıcı ve babası Türkiye’de inşaat fuarlarına sık sık katılan birisi çıkınca ayaküstü bir sohbetten sonra 700 SP’ye anlaştık; amcayı ve taksi şoförümüzü uğurlayıp odalarımıza çekildik.

Odamızdan Lazkiye Limanı

Odamızdan Lazkiye Limanı

14′te daldığım uykudan o yorgunlukla 19′da kalktık ve otelden çıkıp şehir merkezine doğru yürüyerek yol aldık. Yol boyunca fotoğraf çekmeyi, cafelere göz atmayı ihmal etmedik tabii ki. Ama satın almak için hediyelik şeyler göremiyorduk. Üstelik bayram arefesi olduğundan her yer giyim eşyası doluydu ve kalabalıktı.
Çarşıya inip Felafel’lerimizi yiyip arkasından tatlı niyetine Suriye usülü kornetlerimizi yedikten sonra biraz daha çarşı pazar turundan sonra otele geri dönmeye karar veriyoruz. Ancak işte bütün macera burada başlıyor. Bir ana cadde ayrımında yönleri karıştırmamız birkaç saat yürümemize mal oluyor, diğer bir deyişle akılsız başın cezasını yine ayaklar çekiyor.  Bir saatten fazla yaptığımız yürüyüşten sonra kendimizi limana yakın bir yerde bulduk ki her yerimiz tırlarla doluydu. Herşeyimiz o kadar ters gitmeye başlamıştı ki bindiğimiz ilk taksiye “Merkezi-n Medine” yani “Şehir merkezi” dememize rağmen adam bize şehir merkezimizde olduğumuzu ifade edip ters ters bakmaya başladı. Ama cebimden çıkardığım oda anahtarında yazan telefon numarasından otele ulaşmak aklımıza gelmişti allahtan. Fakat yine bir sorun vardı; otel resepsiyonda telefona yanıt veren yoktu… Her neyse ki taksiyi bir şekilde şehir merkezine kadar getirmeyi başardık ve ilk polise kaybolduk dedik; iyiki polisler de az da olsa İngilizce bilgisi vardı. Otelin yerini tarif ettikten sonra polis bir taksi çevirip taksiciye tarif etti ve yarım saatlik bir turdan sonra otele gelmeyi başardık. Taksici işinin o kadar ustasıydı ki eliyle koymuş gibi buldu otelimizi. Otelin önünde indik inmesine ama bir yorgunluk kahvesi iyi gelecekti bize gece yarısında. Otelin yanında lüks bir cafe görüp hemen girdik. Garsonların akıcı İngilizcesi ve müşterilerin naif görünümü biraz rahatlattı bizi. Menü geldi; deniz mahsüllü pizza ve Hawaian cocktail, arkasından mochamızı almak bizi rahatlatmıştı. Karşımızda da manzaranın büyük bir kısmını kocaman yük gemileri ve crainler kaplasa da deniz vardı, denizden gelen rüzgar yüzümüzü yalıyordu…

Gece 01.00′e doğru yaklaşırken otele geçtik. Sabah 9 gibi ayrıldığımız otelden sonra hemen bir bistro bulduk, sandviç ve elma suyu ile güzel bir kahvaltı yaptık.  İlk taksiye “Garaj deyip garaja gideceğimizi belirttik, otogara geçtik. 35 SP ödedik bu kez taksiye. Hayret verici bir şekilde az dolandırıcı vardı bu şehirde. Otogarda dolmuşlar vardı sadece, meğerse Antakya’ya sadece taksiler gidiyormuş ama sadece gümrüğe kadar. Yaklaşık 3 gün süren hayatımın en yorucu macerasının, Suriye macerasının, sonuna geliyorduk.

Otogarda gidip bir taksiye Türkçe bilip bilmediğini sorduk ki bu ülkede tanıştığımız en iyi kişiye denk gelmişiz meğerse: Nebil Abi. Abi diyoruz çünkü daha ilk anda Türk gördüğü için gözleri dolan birisiydi kendisi. İşin sırrı yolda ortaya çıkacaktı. Nebil abimizin abisi Suriyeli doktorlar tarafından birkaç aylık ömür biçilmiş, omurilik felci geçirmiş birisiyken Türkiye’ye götürmeyi akıllarına getirmişler ve Isparta’da bir devlet hastanesinde bir doktor 14 günlük tedavi sonunda ayağa kaldırmayı başarmış hastayı. Hatta Suriyeli doktorların tavırlarından sonra Türk doktorlarının nezaketi o kadar büyülemiş ki Nebil abi 700 SP’lik yol parasını bile almayacaktı bizden neredeyse. Diyordu ki “Benim Türklere bir can borcum varken sizin bana para borcunuz olmuş çok mu? Helal olsun!”. İstanbul deyince büyülenen, Türklere hayran bir şoförümüz vardı. Öğrendik ki bu ülkede taksicilerin çoğu yazın tarlada çalışır, kışın şehirde taksicilik yaparmış. Taksicilerdeki kalitesizliğin nedeni de bu olsa gerek diye düşündüm o an.

Yolda bir Türkmen bakkala uğrayıp hurma ve kahve aldık. 1,5 saatlik yolculuğun ardından Suriyelilerin Kesep (Türkmenler Kasap diyor), bizim Yayladağı sınır kapısına vardık. Nebil abimin sesinin ağlamaklı olması benim bile tüylerimi diken diken etmişti. Ne güzel bir duyguydu bu. Karşılıklı iletişim bilgilerimizi vermeyi de ihmal etmedik, birlikte fotoğraf çektirdik. [Nebil Abi]

5 dakikalık pasaport kontrolünün ardından Türk tarafına geçtik ki Türk polisi “82. il oldu Suriye” deyince anladık ki vize kalkmış o gün. Gümrük memurlarının servisine atlayıp Yayladağı şehir merkezine vardık ve Antakya otobüsüne binerek bir macerayı daha sonlandırdık.

Leave a Reply